top of page

Yaklaştım Ama Göremedim: British Museum Deneyimi

  • @huletthedogsout
  • 10 Nis
  • 5 dakikada okunur

Merhaba!

Ben Hü. Tarihi, sanatsal, mimari, edebi olan konularla, çoğu zaman yakından takip, kimi zaman da uzaktan dahiliyet nezdinde alakalı kalmaya çalışan merak dolu biriyim. The British Museum’u da (artık kendisine gönül rahatlığıyla BiMu diyebilirim), Sanat Tarihi ve Arkeoloji Bölümü mezunu olmamın da etkisiyle ayrıca merak ediyorum… ya da ediyordum.

 

Yeni başlayanlar için tek cümleyle BiMu tanımım şöyle olurdu: Londra’daki devasa sütunlu cepheye sahip binasının bünyesinde barındırdığı 8 milyon eserin yalnızca %8’ine tekabül eden 650 bini Britanya kökenli olduğu için, isminin ‘Dünya Tarihi Müzesi’ olarak düzeltilmesi gereken, 2 milyon yıllık küresel insanlık tarih ve kültürünü belgeleyen, dünya çapında bir hazine yuvası.

 

Tüm eserlerin aynı anda sergilenmediğini de hatırlarsak, hazine deposu demek daha doğru olabilir. Bir yuva mı yoksa depo mu? Depo dediğim şey, mümkün olan en fazla sayıda eserin tek bir çatı altında toplanması, yan yana getirilmesi ve bir anlamda istiflenmesi hali. Belki de son kertede fark o kadar büyük değildir. Özellikle arkeoloji müzelerinde sergilenen nesneleri, bağlamından koparılmış tanıklar gibi görüyorum. Çünkü arkeoloji, şeyleri bulundukları yerle birlikte anlamlandırır; kazı, nesneden çok ilişkileri ortaya çıkarır. Müze ise çoğu zaman bu bağı koparır. Peki o zaman her şey yerinde mi kalmalı? Bu da pek mümkün değil. Koruma, iklim, insan etkisi… Belki mesele nerede sergilendiği değil, kopan bağlamın nasıl geri kurulduğu. En makul yol da galiba ikisinin arasında bir yerde duruyor. Ama konumuz bu değil.

 

Bu yazıda konumuz, BiMu’daki eserler de değil. Bu müzenin içindeki nesnelere veya eserlerinin neden önemli olduğuna dair bilgiyi başka yerlerde kolaylıkla bulacağınızdan eminim. Az önce de dediğim gibi, benim bu nesnelerle kişisel bağlantım, birçoğunun üniversitede aldığım derslerde sınav sorusu olarak karşıma çıkmasından kaynaklı. Bu derslerin kapsadığı coğrafya, Akdeniz ve Mezopotamya idi; müzedeki tüm eserlerin çok büyük bir çoğunluğu da, buradaki medeniyetlere ait buluntulardır. Yani sit alanları yerine vitrin ve dolaplara yerleştirilmiş olmasıyla ilgili söylediklerimi bir kenara bırakırsak, oldukça heyecanlıydım anlayacağınız. Aslında garip, tarifi zor bir heyecan bu; biraz da melankolik bir yanı var. Üniversite yıllarınızı hatırlayın ve işlenen konularla en ilgili olan kişi veya maddelerle ilk kez yüz yüze karşılaşacakmışsınız gibi düşünün. Ama bir tıp fakültesi mezununun, hastaneye gitmesinden bahsetmiyorum; çünkü orada hala o iş yapılıyor. Daha çok bir veterinerin tahnit hayvanlar sergisine gitmesi gibi düşünebiliriz: bir zamanlar canlı, ama şimdi cam arkasında olana bakmak…



Rosetta Stone önündeki kalabalık (temsili) - kaynak


İşte bu buruk romantik his ve merak dolu beklentilerle BiMu’nun kapısından girdiğimde, nesnelerle aramdaki tek mesafenin binlerce yıl olduğunu sanıyordum. Oysa şimdi aramızda binlerce insan da vardı. Evet binlercesi. Bu tarz süper-mega-hiper-ultra müzelerde kalabalık görmek şaşırtıcı değil ama adeta bir izdihamdan bahsediyorum. Üstelik hafta içi ve nispeten erken sayılabilecek bir saatte. Cesaretim ve hevesim biraz kırılmış olsa da, adım adım giriş kattaki Mısır Galerisi’ne yaklaştım. Karşıma çıkan ilk eser, müzenin en meşhurlarından: Rosetta Taşı. Peki, onu bu kadar meşhur kılan ne? Üzerindeki metnin, hiyerogliflerin çözülmesini mümkün kılan kilit metinlerden biri olması. Rosetta Stone’un yüksek çözünürlüklü fotoğraflarına bakınca, üzerindeki üç farklı yazının ayrımını, kırık kısımlarını, hatta yüzey dokusunu bile seçmek mümkün. Ama hazır BiMu’dayken; bu kez parmaklarımı ekranda gezdirerek değil, eserin orijinaline bedenen yaklaşarak, bire bir ölçekteki hissi, kazıma izlerinin derinliğini ve ışığa göre değişen yüzeyini deneyimlemek isterdim. Ama ne mümkün. Yakınlaşmak bir yana, etrafında sabit duracak bir yer bile yoktu.. Taşın olduğu vitrine daha sonra tekrar uğrama düşüncesiyle uzaklaştım. Biraz daha düşmüş omuzlarla, daha az rağbet göreceğini sandığım diğer parçalara yöneldim. Orada da manzara pek farklı değildi. Yaklaşıp vitrin etiketini okuyabildiğim ilk ve tek eserin karşısında, gürültüden okuduğumu bile anlamayacak halde, kendimi ona bomboş bakarken buldum. Karşımda duran şey, gözlerindeki kakma malzeme aşındığı için boş gözlerle bana bakan bronz bir Mısır kedi heykeliydi.

Gayer Anderson Kedisi - Antik Mısır Geç Dönem (c.M.Ö. 600)

(müzede çektiğim tek fotoğraf)



Niyetim yılmamak, sonraki eser ve hatta galerilere doğru yol almaktı; olmadı. Merakımın iyice törpülendiğini, artık burada durmak için bir motivasyonumun kalmadığını fark edip vazgeçtim. Kalabalığı yarıp, içimden 'bir daha denerim' diye tutmayacağım bir söz de vererek kendimi bahçedeki kafeteryaya attım. Kafeteryada, uzun yıllardır Londra’da yaşayan ve müzenin Irak’taki Girsu Projesi’nde kayıt sorumlusu olarak görev yapan arkeolog bir arkadaşımla buluştuk. Müze gezme girişimimin üzerimde bıraktığı çaresizlik ve hüsrandan bahsettiğimde, müzenin şu anda mevcut sergileme biçimini büyük ölçüde değiştirecek bir 'yeniden tasarlama' süreci içinde olduğunu söyledi. Buna göre, 2024’te başlayan ilk etapta; Antik Mısır, Yunan, Roma, Asur ve Orta Doğu eserlerini barındıran Batı Galerileri, müzenin tarihindeki en büyük yenileme projelerinden biriyle köklü bir dönüşüm geçirecek. Ardından, ana plan doğrultusunda diğer bölümlerde de yıllara yayılacak kapsamlı bir yenileme süreci öngörülüyor.


Şimdilik on yıl sürmesi planlanan bu projeye BP’nin yıllık 50 milyon poundluk desteği ise, çevreciler tarafından yeni bir boykot çağrısını da beraberinde getirmiş. Müzenin enerji altyapısına daha sürdürülebilir eklentiler yapılacağı iddia edilse de, fosil yakıt fonundan beslenen BiMu, neresinden tutsam elimde kalan bir yapıya dönüşüyor. BP’ninki ise düpedüz ‘artwashing’, yani sanatla itibar aklama hamlesidir ve bu yüzden mütemadiyen protesto edilmektedir.

 

Bahsedilen yenileme sürecinin akıbetini zaman gösterecek. Gelin şimdilik benim müze ziyareti hevesimin kursağımda kalışını, dünya gözüyle göreceğimi sanırken koleksiyonun beden hafızası sınırlarımın yakınına bile yaklaşamamasını ve şehirde geçirdiğim sonraki günlerde, beni bu müzeyi ziyaret etmekten alıkoyan hal ve duyguları irdeleyelim birlikte. Önce literatürde var olan, müze ortamı, yapısı ve gezme biçimiyle ilişkili bazı gerçek sağlık durumlarına ve sendromlara bakalım. Bu konudaki başlıca sendromlar arasında şunlar sayılıyor:

 

1) Stendhal Sendromu: Sanat eserlerine maruz kalınca ortaya çıkan ve baş dönmesi, çarpıntı, bayılma hissi, aşırı duygulanma gibi belirtileri olan durum. (Benimki bu olamaz, çünkü gönüllü olmama rağmen eserlere maruz kalamadım bile; o yüzden eliyoruz bu seçeneği)

2) Müze Yorgunluğu ve fiziksel zorlanmalar: Uzun süre ayakta kalma ve yoğun bilgi bombardımanı sonucu oluşan ve belirtileri dikkat dağınıklığı, sıkılma ve zihinsel ya da bedensel tükenme olan durumlar. (Binada geçirdiğim kısacık süreyi ve edinemediğim bilgileri düşününce bu da pek uygun bir seçenek gibi gözükmüyor ama zihinsel tükenme yaşadığım şeyin bir parçasıydı, orası kesin)

3) Paris Sendromu: Turistik beklentilerin gerçekle uyuşmaması sonucu oluşan hayal kırıklığı durumu. (Sanırım bu da daha çok koleksiyonu görebilen ve onunla bir çeşit münasebet kurabilenleri ilgilendiriyor; zaten benimki biraz akademik biraz turistik beklenti olduğundan yine tam karşılayamadı)

4) Jerusalem Sendromu: Daha çok dini ve tarihi ortamlarda tetiklenen ama müze benzeri alanlarda da görülebilen bu durumun belirtileri arasında ‘kişinin kendini tarihi bir figür sanması’ olduğunu okuyunca, bunun da benim durumumla (iyi ki) bir benzerliği olmadığına karar verdim. Zaten içlerinde en uydurma görünen sendrom da buymuş gibi; şuradan anladığım, halihazırda hezeyana yatkın kişi, Kudüs'e gidince bunu ortaya çıkarıyormuş. Sola kaydırıyorum izninizle!

5) İç Mekan Kaynaklı Sorunlar: Küf, toz, loş ışık, vb. alerji, solunum rahatsızlığı veya göz yorgunluğuna sebep olabilir. (Kalabalık kaynaklı düşük oksijen de bu gruba dahil ediliyor. Düşük bir ihtimal gibi olsa da bu son durumla biraz daha yaklaştık gibi geliyor bana, siz ne dersiniz?)

 

Olmadı…tam karşılığını bulamadık sanki. BiMu sayesinde edindiğim bu garip tecrübeyi dilim döndüğünce son kez anlatmaya çalışayım. Müze ziyareti sırasında bendekine benzer hisleri yaşamak istemeyenler (veya isteyenler?) için, yukardakilere ilave etkenler: bir parça ‘duyusal aşırı yüklenme’, bir parça ‘anksiyete hissi ve kalabalık stresi’, biraz ‘erken aşamada bilişsel aşırı yüklenme’, bir tutam ‘yanlış zamanda yanlış yerde olma duygusu’; ama en çok da ‘yakın olup ulaşamamanın o garip gerilimi’!

 

Kısacık süren bu BiMu ziyareti maceramda yalnızca bir kedi heykeli görmüş oldum. Size iyi gezmeler…yaklaşabilirseniz.)



 
 
 

Yorumlar


bottom of page